Duyuru

Daraltma
Henüz duyuru yok.

Şia Mezhebini Tanıyalım...

Daraltma
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Temizle
yeni gönderiler

    #16
    Ynt: Şia Mezhebini Tanıyalım...


    Bundan önce işaret edildiği gibi, Şia Kurân-ı Kerim’deki her türlü değişiklik ve tahrifi kabul etmemekte ve günümüzde var olan Kurân’ın Peygamber’e (s.a.a) nazil olan Kurân olduğuna inanmaktadır. Kurân’da hiçbir eksiklik yoktur. Hiç kimse, Kurân’ın bütün Müslümanların elinde olan nüshasından farklı bir nüshasını görmemiştir.

    On iki imamların (a.s) zamanında elle yazılmış ve günümüze kadar ulaşan Kurân-ı Kerim, yeni basılmış Kurânlarla hiçbir farklılığı yoktur.

    Kurân-ı Kerim, Allah’ın (c.c.) O’nu, her türlü değişiklik ve tahriften koruyacağını açıkça beyan ediyor:


    “Kurân’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.”

    Allâme Seyit Muhammed Hüseyin Tabâtabâî çok değerli “el-Mizan” tefsirinde bu ayet hakkında şöyle yazıyor:

    “…Kurân hiçbir zaman yok olmayacak veya unutulmayacak canlı ve ebedi bir zikirdir. Kurân her türlü fazlalık ve eksiklikten korunmuştur. Kurân-ı Kerim’in ilahî hakikat ve maarifleri açıklamak için Allah tarafından gönderilmiş bir kitap olma özelliğine etki edecek, hiçbir değişikliği yoktur.”


    Yukarıda zikredilen ayetten de anlaşıldığı üzere Kurân her türlü değişiklik ve tahriften korunmuş ve korunacaktır.

    2- SÜNNET

    Şia’nın Kurân-ı Kerim’den sonra İslam’ı tanımakta en önemli kaynağı Peygamber’in (s.a.a) söz ve davranışlarından ibaret olan sünnettir. Sünnete bu özelliği veren Kurân-ı Kerim’dir. Zira Kurân’daki ayetlere göre Peygamber’in (s.a.a) görevi Kurân’ı açıklamak ve öğretmektir.

    “Onları, delillerle, kitaplarla gönderdik ve sana da, onlara ne indirildiğini açıkça anlatman, düşünmelerini sağlaman için Kur’ân’ı indirdik.” Nahl, 44

    Peygamber efendimizin diğer bir vazifesi de Kurân’ı ve hikmeti öğretmesidir:

    “…peygamber göndermiştir; onlara âyetlerini okumaktadır ve onları tertemiz bir hale getirmektedir ve onlara kitabı ve şerîatların hikmetlerini öğretmektedir…” Cuma, 2

    Peygamber (s.a.a) müminler için örnektir:

    “Şanım hakkı için muhakkak ki size Resullulah’da pek güzel bir örnek vardır. Allah’a ve son güne ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için.”

    O hiçbir zaman heva ve hevese göre konuşmaz:

    “Arkadaşınız, gerçekten ne saptı, ne ayrıldı. * O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz.”


    Sürgünümüz hep çöle, sırr-ı hikmet ne ola?
    Sahra-yı KERBELA'da, Hüseynî Fermân'a sor...

    Yorum


      #17
      Ynt: Şia Mezhebini Tanıyalım...


      Müslümanların Peygamber (s.a.a)’in emrettiğine uymaları ve yasakladığı şeylerden kaçınmaları gerekir:

      “Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.”

      Şialar da diğer Müslümanlar gibi Peygamber’in (s.a.a) makamıyla ilgili ayetlere dayanarak ve onun Allah tarafından ilahî haberleri ulaştırmak için seçilmiş olduğunu bildiklerinden dolayı, ona karşı kalplerinde oldukça derin ve özel bir sevgileri vardır ve onun emirleri karşısında boyunları eğiktir. İleride gelecek olan nübüvvet konusunda bu konu hakkında ayrıntılı bilgi verilecektir.

      Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i

      İslam’ı tanımada, Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inin öğretilerini izlemenin doğruluğu ve geçerliliği hakkında görünen o ki; Müslümanlar arasında hiçbir ihtilaf ve ayrılık yoktur. Özellikle Ehl-i Sünnet’in Peygamber’in (s.a.a) bütün ashabını hüccet olarak kabul etme perspektifi bu konuda ihtilaf olmadığı görüşümüzü desteklemektedir. Bu konu Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i ile ilgili olan hadislerine, Ehl-i Sünnet âlimlerinin Ali’nin (a.s) ilmî makamı ve Peygamber’in (s.a.a) diğer aile fertleri hakkında buyurduğu sözlerine başvurularak açıklığa kavuşturulacaktır.

      Örnek olarak; İmam Mâlik şöyle diyor:

      “Cafer b. Muhammed’den daha bilgili, takvalı, dindar ve çok ibadet eden birisini ne bir göz görmüş ve ne de bir kulak işitmiştir.” Yine şöyle diyor:

      “Farklı ve değişik zamanlarda yanına gittiğimde Onu hep üç durumda görüyordum; ya namaz kılıyordu ya oruç tutmuştu veya Kurân okuyordu. Gereksiz konuşmazdı. O âlim ve Allah’tan korkan bir kuldu.”


      Şeyh Müfid (413 h.k) “el-İrşad” kitabında çeşitli İslam mezheplerinden güvenilir dört bin kişinin imam Cafer Sadık’tan (a.s) hadis naklettiklerini yazmıştır.
      Sonuç olarak Ehl-i Beyt’in sözlerini kabul etmenin doğruluğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. Buna göre şeyh Şeltut (el-Ezher üniversitesi müdürü) gibi Ehl-i Sünnet âlimleri, Müslümanların fıkhî konularda beş mezhepten birine (Caferî, Hanefî, Hanbelî, Mâlikî ve Şafiî) uyabileceklerini açıkça belirtmiştir. İmam Caferî Sadık (a.s) ve diğer Ehl-i Beyt imamları, Peygamber’in (s.a.a) sünnetini anlamada, Hz. Resulullah’ın da hadislerinden anlaşıldığı üzere, diğer insanlardan daha liyakatli olup ümmetin âlimleri olarak kabul edilmiştir.


      Hanefî mezhebinin kurucusu Ebu Hanife imam Cafer-i Sadık’tan (a.s) iki yıl ders almıştır. Ehl-i Sünnet’in diğer birçok büyük âlimleri de direkt veya dolaylı olarak Ehl-i Beyt imamlarından ders almışlardır. Bundan dolayı bilinçli ve hakikat peşinde olan kimseden beklenen, İslam’ı tanımada geçerli olan kaynakların yanı sıra Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inin davranış ve öğretilerine de bakmasıdır.

      Ehl-i Beyt’e uymanın doğruluğu ve sakıncasının olmadığı belli olduğuna göre, şimdi de bunun gerekli olup olmadığı incelenmelidir. Bu soruya yeterli bir cevap bulmak için Ehl-i Sünnet âlimlerinin naklettiği, Şiî ve Sünnî her ikisinin de kabul ettiği, Peygamber (s.a.a)’in bazı hadislerini burada zikredeceğiz. Ama bu hadisleri zikretmeden önce Ehl-i Beyt’in (a.s) öğretilerinin Kurân-ı Kerim ve Peygamber’in (s.a.a) sünnetine dayandığı vurgulanmalıdır. Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inin her hangi bir konuyu kendilerinden veya kendi şahsi isteklerine göre beyan etmeleri asla tasavvur edilemez. Usul-u Kâfî gibi Şia’nın önemli rivayet kitaplarında bu konuyu açıklayan Ehl-i Beyt’ten birçok hadis vardır. Şia imamları söyledikleri her şeyi direkt olarak veya babalarının vasıtaları ile Peygamber (s.a.a)’den nakletmişlerdir.


      Sürgünümüz hep çöle, sırr-ı hikmet ne ola?
      Sahra-yı KERBELA'da, Hüseynî Fermân'a sor...

      Yorum


        #18
        Ynt: Şia Mezhebini Tanıyalım...


        Ehl-i Beyt’e (a.s) uymanın zorunluluğu ile ilgili Şiî ve Sünnî kaynaklı olarak nakledilen meşhur hadislerden birisi de “Sakaleyn” hadisidir. Peygamber (s.a.a) bu hadisi çeşitli yerlerde, örneğin veda haccı yolculuğu sırasında Arefe günü ve Zilhicce ayının on sekizinde (Arefe gününden dokuz gün sonra) “Gadir-i Hum” denilen bir yerde beyan etmiştir.

        Bu rivayetlerin bazılarının arasında küçük kelime farklılıkları olmasına rağmen içerik olarak hiçbir farklılık yoktur. Örnek olarak; Peygamber (s.a.a) bir hadisinde şöyle buyuruyor:

        “Ey Müslümanlar! Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; biri Allah’ın (c.c) kitabı ve diğeri Ehl-i Beyt’imdir. Onlara sarıldığınız sürece asla dininizden sapmazsınız.”

        Peygamber (s.a.a) başka bir hadisinde ise şöyle buyuruyor:

        “Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum. Eğer benden sonra onlara sarılırsanız dininizden sapmazsınız; bunlar gökten yeryüzüne uzatılmış bir ip gibi olan Allah (c.c)’ın kitabı ve Ehl-i Beyt’im dir. Bu ikisi kıyamet günü Kevser havuzu başında bana ulaşıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar. Bundan sonra onlara nasıl davranacağımıza dikkat edin.”

        Bu hadis Peygamber (s.a.a)’in, Müslümanların veya onlardan bazılarının Kurân ve Ehl-i Beyt’e nasıl davranacakları konusunda endişelendiğini göstermektedir.

        Peygamber (s.a.a) başka bir hadisinde de şöyle buyuruyor:

        “Kendi yerime iki halife bırakıyorum: Birincisi Allah’ın kitabıdır ki gökten yere uzatılmış bir ip gibidir ve ikincisi İtret’im Ehl-i Beyt’imdir. Onlar Kevser havuzunun başında bana ulaşıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar.”

        Yukarıdaki hadis Ehl-i Sünnet’in önemli rivayet kaynak kitaplarında da bulunmaktadır. Kaynaklar şu şekilde zikredilebilir; Sahih-i Müslim (c.8, s.25, hadis.2408), Müsned-i Ahmed (c.3, s.388, hadis.17020), Sünen-i Daremi (c.2, s.4329), Sünen-i Tirmizi (c.5, s.6432, hadis.3788)
        Aynı şekilde başka kitaplarda da bu hadis nakledilmiştir: İbni Esir’in yazdığı “Usdu’l-Gabe” (c.2, s.13), Beyhaki’nin yazdığı “el-Sünenü’l-Kübra” (c.2, s.198) ve Kenzü’l-Ummal (c.1, s.44)


        Şimdi ise bu hadisin içeriğine dikkatlice bakalım, yani Peygamber’in (s.a.a) iki değerli şeyi, Kurân-ı Kerim ve Ehl-i Beyt’ini (a.s) Müslümanların arasında emanet olarak bırakması ve Müslümanların bunlara sarıldıkları sürece de asla dinlerinden sapmamaları ne demektir? Bu konuyu açıklamaya çalışalım.

        Bu hadisten Kurân ve Ehl-i Beyt’in (a.s) her zaman birbirleriyle uyumlu olacakları ve çelişmeyecekleri anlaşılmaktadır. Eğer böyle olmasaydı Peygamber (s.a.a) Müslümanlara bu iki emaneti bırakarak, izlemelerini emretmezdi. Buna ilave olarak eğer bu iki emanetin çelişki ve uyumsuzluğu söz konusu olsaydı, insanların nasıl ve hangisine göre amel edecekleri konusunda şaşkınlığa düşmelerine sebep olurdu. Aslında bu konu, hadisin başından dolaylı olarak anlaşılmaktadır. Ama Peygamber (s.a.a) yine de şüphe ve tereddüde yer bırakmamak için hadisin sonunda şöyle bir açıklamada bulunuyor: “O ikisi Kevser havuzu başında bana gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır.”




        Sürgünümüz hep çöle, sırr-ı hikmet ne ola?
        Sahra-yı KERBELA'da, Hüseynî Fermân'a sor...

        Yorum


          #19
          Ynt: Şia Mezhebini Tanıyalım...


          Bu açıklamalar ışığında hadisten şu noktalar anlaşılmaktadır:

          1- Peygamber’in (s.a.a) zamanından kıyamet gününe kadar Allah’ın (c.c) kitabı Kurân ve Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i (a.s) her zaman birlikte olup birbirlerinden ayrılmayacaklardır.

          2- Hiç kimse “Allah’ın (c.c) kitabı bize yeterlidir, Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine (a.s) ihtiyacımız yoktur.” Veya bunun tam tersini söyleyemez. Çünkü Peygamber (s.a.a), bu iki değerli şeyi ümmetinin arasında emanet olarak bıraktığını ve bunlara sarıldıkları sürece de dinlerinden sapmayacaklarını açıkça buyurmaktadır.

          3- Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i hiçbir zaman yanlış ve hataya düşmeyecek ve daima hak üzere olacaktır.

          4- Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i de (a.s) Kurân-ı Kerim gibi kıyamet gününe kadar baki kalacaktır. Buna göre Ehl-i Beyt (a.s) hiçbir zaman, hatta bir anlık dahi varlıklarını yeryüzünden eksik etmeyeceklerdir. Bu durum, sadece Ehl-i Beyt (a.s) fertlerinden en az birinin yeryüzünde kalmasıyla mümkündür.

          Ehl-i Beyt’e (a.s) uymanın zorunluluğu ile ilgili Şia ve Sünnî, her ikisinin de naklettiği diğer bir hadiste “Sefine” yani “Gemi” hadisidir. Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor:

          “Sizin aranızda Ehl-i Beyt’imin misali Nuh’un gemisi gibidir. Kim ona binerse kurtuluşa erecektir ve kim de binmezse helak olacaktır.”

          Safine hadisi de yine bir hakikati açıklamaktadır. Farklı birçok Ehl-i Sünnet kaynağında bu hadis nakledilmiştir. Örnek olarak; Hakim-i Nişaburi’nin Müstedrek’inde (c.3, s.149Allah (c.c)151), Nebehani’nin “Erbain Hadisi”nde ve İbn-i Hacer’in “es-Sevaiki’l-Muhrika”sına bakılabilinir.
          Sonuç olarak; “Sakaleyn” ve “Sefine” hadislerine göre Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine uymamız gerekmektedir.


          Hatırlatma: Bundan önce de işaret edildiği gibi “Sakaleyn” hadisi Şiî ve Sünnî her iki tarafın da kaynaklarında nakledilmiştir. Fakat Ehl-i Sünnet’in bazı kaynaklarında bu hadis “Ehl-i Beyt” kelimesi yerine “Sünnet” kelimesi getirilerek nakledilmiştir. Muvassak ve güvenilir hadislerde Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Ben sizin aranızda iki emanet bırakıyorum; Allah’ın kitabı ve İtret’im Ehl-i Beyt’im”, Müslümanlardan has bir grup tarafından az bir şekilde nakledilen hadiste ise Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kitabı ve sünnetim”. Eğer hadisi bu haliyle doğru ve geçerli kabul etsek dahi, hiçbir çelişki söz konusu değildir. Şiî ve Sünnî kaynakların naklettiği meşhur hadiste Peygamber (s.a.a) iki emanet yani Kurân-ı Kerim ve Ehl-i Beyt’e uymanın zorunlu olduğunu söylüyor. Bu iki hadisin birleşmesinden, Ehl-i Beyt’in (a.s) öğreti ve nasihatlerine uymanın, aynı sünnete uymak gibi olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu sözün anlamı, Peygamber’in (s.a.a) sünnetine ulaşmanın ve onu çok iyi anlamanın tek yolunun Ehl-i Beyt’e (a.s) uymaktan geçtiğidir. Çünkü Ehl-i Beyt (a.s), Peygamber’e (s.a.a) en yakın olan ve O’nun söz ve davranışlarını herkesten en iyi bilenlerdir.



          Sürgünümüz hep çöle, sırr-ı hikmet ne ola?
          Sahra-yı KERBELA'da, Hüseynî Fermân'a sor...

          Yorum


            #20
            Ynt: Şia Mezhebini Tanıyalım...


            Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyt’i Kimlerdir?

            Burada önemli olan diğer bir konuda da, dakik bir şekilde Ehl-i Beyt’in kimler olduğunu belirlemektedir. Yukarıda zikredilen rivayetlere göre Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine (a.s) veya İtret’ine uymak gerekmektedir. Öyleyse Ehl-i Beyt’ten kasıt kimlerdir? Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i veya İtret’inin makamı ve konumu hakkında hiçbir şüphe yoktur. Ama Ehl-i Beyt (a.s) veya İtret’ten kastedilen kimler olduğu konusu incelenmelidir. Peygamber’in (s.a.a) nesebi veya dolaylı yakınlarının hepsi mi Ehl-i Beyt’ten sayılıyor? Yoksa Ehl-i Beyt’in daha ince, kendine has bir anlamı mı vardır? Elbette bütün Müslümanların arasında ortak olan görüş Peygamber’in (s.a.a) kızı Fatıma (s.a), Hz Ali (a.s) ve onların evlatları imam Hasan (a.s) ve imam Hüseyin’in (a.s) Ehl-i Beyt zümresinden olduklarıdır. Ama Peygamber’in (s.a.a) diğer yakınlarının da Ehl-i Beyt’ten sayılıp sayılmadığı, sayıldığı takdirde kapsamına kimlerin girdiği incelenmelidir.

            Ehl-i Sünnet’in çoğunluğu Peygamber’in (s.a.a) bütün yakınlarını Ehl-i Beyt’ten saymaktadır. Elbette Peygamber’in (s.a.a) baş düşmanlarından, Kurân-ı Kerim’in de lanet etmiş olduğu Ebu Leheb (Peygamber’in (s.a.a) amcası) gibilerini istisna etmektedirler. Yani; Ehl-i Sünnet’e göre Peygamber’in (s.a.a) bütün Müslüman yakınları, Ehl-i Beyt’ten sayılmaktadır.

            Şia’ya göre ise Ehl-i Beyt’in, Peygamber’in (s.a.a) ailesinden olmaları ve iman ve bilgide de öyle bir noktada bulunmaları gerekmektedir ki “Sakaleyn” hadisinde Kurân’ın yanında yer alabilmeli ve “Sefine” hadisindeki gibi onlara uymak insanların kurtuluş vesilesi olabilmelidir. Yani sadece Peygamber’in (s.a.a) Müslüman yakınlarından olmak yeterli değildir. Keza Şiîler Peygamber’in (s.a.a), Ehl-i Beyt’ini açıkça tanıtıp, kimler olduğunu açıkça beyan ettiğine inanmaktadırlar.

            Ehl-i Sünnet’in önemli kaynaklarında nakledilen Peygamber’in (s.a.a) hadislerinden bazıları şunlardır.

            1- Müslim, Peygamber’in (s.a.a) hanımı Ayşe’den şöyle nakleder:

            “Bir gün Peygamber (s.a.a) sırtında yünlü bir aba ile evden çıktı. Onu gören Hasan b. Ali yanına geldi, Peygamber (s.a.a) ona abasının altına girmesini söyledi. Sonra Hüseyin geldi. Peygamber (s.a.a) onu da abasının altına aldı. Sonra Fatıma geldi Peygamber (s.a.a) onu da abasının altına aldı. Daha sonra da Ali geldi, Peygamber (s.a.a) onu da abasının altına aldı. Sonra Peygamber (s.a.a) “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.” (Ahzab, 33) mealindeki ayeti okudu.”



            Sürgünümüz hep çöle, sırr-ı hikmet ne ola?
            Sahra-yı KERBELA'da, Hüseynî Fermân'a sor...

            Yorum


              #21
              Ynt: Şia Mezhebini Tanıyalım...


              2-Müslim, Sa’d b. Ebi Vakkas’tan, Muaviye ona “Niçin Ali’ye lanet etmiyorsun?” diye sorduğunda verdiği cevabında şöyle naklediyor:

              “Ali hakkında Peygamber’den (s.a.a) duyduğum üç hadis vardır ki; beni ona lanet etmekten alıkoyuyor. O hadislerden birinin dahi benim hakkımda olması, benim için kırmızı develerden daha değerlidir.


              Birinci hadis, Peygamber’in (s.a.a) Tebük savaşı için Medine’den çıkma kararı aldığında, Ali’yi kendi yerine Medine’de bırakması ile ilgilidir. Ali İslam ordusuna katılıp savaşma şerefine ulaşamadığı için büyük bir üzüntüye kapılmıştı. Bu yüzden Peygamber’in (s.a.a) yanına giderek şöyle dedi: “Beni burada kadınlar ve yaşlılarla beraber mi bırakıyorsunuz? Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Ali! Musa için Harun hangi konumda ise, sen de benim için aynı konumda olmaya razı değil misin? Fakat benden sonra Peygamber yoktur.”

              İkinci hadisi ise, Hayber’in fethi sırasında Peygamber’den (s.a.a) şöyle duydum: “Ben İslam sancağını öyle birine vereceğim ki, O, Allah’ı ve Resulünü sever; Allah ve Resulü de O’nu severler.” Peygamber (s.a.a) “Ali’yi yanıma getirin” diye buyurdu. Ali gözleri çok şiddetli ağrır bir halde Peygamber (s.a.a)’in yanına geldi. Peygamber (s.a.a) İslam sancağını Ali’ye verdi. “Allah O’nun eliyle bizleri muzaffer kılacaktır.” dedi.


              Üçüncü hadis Mübahele ayetinin (Al-i İmran, 61) nazil olduğu zamanla ilgilidir. Peygamber (s.a.a) Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i yanına alarak “Allah’ım! Benim Ehl-i Beyt’im bunlardır.” diye buyurdu.”

              3-İmam Ahmet b. Hanbel, Enes b. Malik’ten şöyle naklediyor:

              Tathir ayeti (Ahzab, 33) nazil olduğu zaman, Peygamber (s.a.a) altı ay boyunca her gün sabah namazı için mescide giderken Ali ve Fatıma’nın evlerinin önüne geldiğinde “Namaza, ey Ehl-i Beyt” diye çağırıyordu.

              Kurân-ı Kerim’de bulunan “Kurbâ” (yakınları) anlamı ile de ilgili hadisler vardır. Örnek olarak; Peygamber (s.a.a) risaletinin karşılığında Müslümanlardan hiçbir ücret istemeyerek sadece onlardan yakınlarını (Kurbâ) sevmelerini istemiştir ki, bu istek yine onların kendi faydalarınadır. Fakat “Kurbâ”dan kastedilen kimlerdir?

              Ehl-i Sünnet’in büyük âlimlerinden olan ünlü müfessir Zamahşeri şöyle diyor:

              “Bu ayet (Ahzab,33) nazil olduğunda, sevgisi lazım olan “Kurbâ” (yakınları)’nın kimler olduğunu Peygamber’den (s.a.a) sordular, Peygamber (s.a.a) şöyle cevap verdi: “Ali, Fatıma ve onların iki oğludur.”




              Sürgünümüz hep çöle, sırr-ı hikmet ne ola?
              Sahra-yı KERBELA'da, Hüseynî Fermân'a sor...

              Yorum


                #22
                Ynt: Şia Mezhebini Tanıyalım...



                Şiîler aklın vahiyle tamamen uyumlu ve İslam’ı öğrenmekte güvenilir kaynaklardan olduğuna inanmaktadırlar. Bazı hadislere göre, Allah’ın (c.c.) insanlar üzerinde iki tane delili ve hücceti vardır ki, onların vesilesiyle Allah’ın (c.c.) irade ve isteği anlaşılabilir. Batinî delil; akıl, zahirî delil ise ilahî peygamberlerdir. Bazen akıla “Batinî peygamber” ve peygamberlere de “Zahirî akıl” deyimi kullanılmaktadır.

                Aynı şekilde Şiî fakihleri arasında “Mülazeme” (gereklilik) kuralı vardır. Bu kurala göre akıl neye hükmederse şeriat ta ona hükmeder ve aynı şekilde şeriat neye hükmederse akıl da ona hükmeder. Buna ilave olarak bütün Şia fakihleri aklı, ahlakî ve şer’i sorumlulukların şartlarından biri olarak saymaktadırlar. Deli olan birisi yaptığı hareketlerden dolayı sorumlu sayılamaz ve bu gibi şahıslardan, aklî ve zihnî kapasitesi kadar bir beklenti olmalıdır. Fazla bilgili ve zekâlı olan kimselerden, az bilgisi olan ve yeteneği olmayan kimselere göre daha takvalı ve ilahî emirlere uymaya çalışan insan tipi beklenmelidir.
                Kurân-ı Kerim’de Allah (c.c.) bütün insanlardan akıllarını kullanarak âlemdeki ilahî ayetler ve nişaneler hakkında düşünmelerini istemektedir. Kurân-ı Kerim’in çeşitli ayetlerinde Allah (c.c.) akıllarını kullanmayanları ve aklî kurallara göre düşünmeyenleri yermektedir. Örnek olarak; kâfirler dinde atalarını körü körüne izledikleri için yerilmişler ve Kurân-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde şu şekilde soruların muhatabı olmuşlardır: “Hiç düşünmüyorlar mı?” (Yasîn, 68), “Onlar Kurân’ı düşünmüyorlar mı?” (Nisa, 82, Muhammed, 24), birçok ayette ise düşünmek ilahî ayetler ve nişanelerden istifade etmenin yolu olarak gösterilmiştir.
                Akıl vesilesiyle üç önemli dini konuyu genel olarak anlayabiliriz:


                Birincisi; Allah’ın (c.c.) varlığı ve dinin doğruluğu gibi âlemde ki hakikatleri anlamak.
                İkincisi; Zulmün kötü ve adaletin iyi olması gibi ahlakî değerleri ve hukukî yolları tanımak.
                Üçüncüsü; Mantikî delil ve sonuç çıkarma tarzı ve ölçülerini düzenlenmek.
                Bu üç konunun hepsi İslam’da resmi olarak kabul görmüş ve önemle vurgulanmıştır.

                Diğer taraftan, dini öğrenmede vahyin veya dini metinlerin rolünü şu şekilde özetleyebiliriz:


                • Akıl yoluyla bulunan doğruların onaylanmasında.
                • Meâd’ın (ölüm sonrası) ve Mead ile ilgili cüzi konuları, ahlakî ve hukukî düzenler gibi akıl yoluyla anlaşılamayan konuların öğrenilmesinde.
                • Ahlakî ve hukukî hükümlerin uygulanmasını din çerçevesinde sevap ve azap yoluyla sağlamada.


                Son olarak, İslam’da akılla çelişen hiçbir şey yoktur, ama aklın kesin verdiği hükümler ile tahmin ve şahsî görüşler arasına fark bırakılması gerekmektedir. Eğer aklî ve dinî iki hüküm arasında çelişki olduğu zannedilirse, mutlaka en azından bir tarafta yanlışlık olduğu, veya aklî hüküm olduğu zannedilen şeyin, gerçekte aklî olmadığı bilinmelidir. Allah (c.c.) hiçbir zaman insanları yanlışlık ve şaşkınlığa duçar etmez. Bir taraftan peygamberler vesilesiyle insanlara bir şey bildirip, başka bir taraftan da kendisinin insanlara verdiği akılın tersini söylemesi mümkün değildir. Birçok kez insanlar bazı şeyleri aklın kesin hükmü veya açık ilmî gerçekler diye zannetmişler, ama sonraları, tam tersi ispat edilmiştir.


                4- İCMÂ

                Geleneksel olarak İslamî hükümleri öğrenmedeki kaynaklardan birisi de icmâdır. Şia’ya göre icmâ, bütün Müslümanların veya âlimler gibi Müslümanlardan bir grubun, bir görüşte birleşmeleri, hem fikir olmaları, başlı başına delil ve kanıt olarak kabul edilmektedir. Çünkü bir kişinin yanlış yapması nasıl mümkünse, aynı şekilde birkaç kişinin veya binlerce kişinin hatta bütün insanların dahi yanlış yapmaları mümkündür. Ama Müslümanlar veya İslam âlimleri arasında görüş birliği Peygamber’in (s.a.a) sünnetini keşfedip ortaya bırakıyorsa, delil olarak kabul edilebilir ve ondan da Allah’ın (c.c.) hükmünün ne olduğu anlaşılabilir. Örnek olarak, araştırma ve incelemelerden sonra eğer bütün Müslümanların Peygamber (s.a.a) zamanında nasıl namaz kıldıklarını ortaya çıkarabilirsek, o namaz şeklinin doğru olduğunu anlayabiliriz. Çünkü onlar kesin olarak o namaz şeklini Peygamber’den (s.a.a) öğrenmişlerdir. Zira hepsinin aynı şekilde namaz kılmalarının başka bir delili olamaz.

                Müslümanların hepsinin İslam’ın gerçek hükmünün aksine, tesadüfen ve körü körüne aynı ameli yapmaları ve Peygamber’in (s.a.a) de onları uyarmaması düşünülemez. Eğer Peygamber (s.a.a) onları uyarmış olsaydı; mutlaka içlerinden en azından küçük bir grup Peygamber’in (s.a.a) sözünü dinler ve ötekilere muhalefet ederdi.

                Bu yüzden Şia’ya göre icmâ, başlı başına bir delil değildir, ancak onun vesilesiyle Peygamber’in (s.a.a) sünneti keşfedilirse geçerli olur. Yani eğer bir konuda icmâ oluşur, fakat ondan Peygamber’in (s.a.a) sünneti keşfedilemezse, örnek olarak zamanımızdaki bütün Müslümanlar bir konu üzerinde birleşir, fakat kitap ve sünnetten hiçbir delilleri olmazsa, fetva merciinde olan fakih “Diğerleri böyle dediği için bende böyle diyorum” diyerek bu icmâya göre fetva veremez. Birçok defasında insanların dinî olmayan konularda hata ettikleri olmuştur. Sadece Kurân-ı Kerim ve sünnet kesin olarak doğru ve her türlü hatadan korunmuştur. Şia’nın icmâ konusundaki bu bakış açısı, Şia’ya araştırmacı bir özellik kazandırmıştır.

                Bu yüzden Şia âlimlerinden her nesil veya her biri direkt olarak asıl kaynaklara (Kurân ve Sünnet’e) başvurarak akıl ve doğru içtihat kurallarını kullanarak fetva verebilir veya kendi ilmî araştırmalarını bağımsızca yapabilir. Bundan dolayı Şia aleminde hiçbir zaman içtihat (İslamî kaynaklara dayanarak fetva verme) kapısı kapatılarak yasaklanmamıştır. Şialar bir fakihin ilmî derecesi çok yüksek olsa bile, görüş ve fetvalarını tartışma konusu olmaktan çıkmayacağına inanmaktadırlar. Elbette her ilmî dalda olduğu gibi fıkıhta da bütün araştırmacıların sonuca varmadan önce asıl kaynaklara ilave olarak o bölümdeki görüş sahiplerinin eser ve düşüncelerine de saygı göstererek bakmaları gerekmektedir.



                Sürgünümüz hep çöle, sırr-ı hikmet ne ola?
                Sahra-yı KERBELA'da, Hüseynî Fermân'a sor...

                Yorum


                  #23
                  Ynt: Şia Mezhebini Tanıyalım...


                  3. BÖLÜM

                  İNANÇLAR

                  İslam tarihi boyunca Müslümanlar arasında farklılıklar olmasına rağmen, birçok inançsal ve fıkhî konularda aynı görüşü savunmuşlardır. Kurân-ı Kerim ve Peygamber’in (s.a.a) yüce kişiliği ve Müslümanların da bunlara samimice sevgi ve muhabbet beslemeleri, ortak kültür ve hedefler doğrultusunda birlik olmalarına sebep olmuştur. İslam’ı yok etmek isteyenlerin düşmanlıkları ve onlar karşısında yaşanan sorunlar ve ortak çözüm bulma çabaları, Müslümanlar arasında birlik ve beraberlik duygusunun güçlenmesine sebep olmuştur. Kurân-ı Kerim ve Peygamber’in (s.a.a) Müslümanları birlik ve beraberliğe davet etmesi çeşitli İslami mezheplerin büyük şahsiyetleri tarafından sürekli vurgulanmıştır.

                  İnanç alanında bütün Müslümanlar Allah’ın (c.c.) varlığına ve birliğine, Allah tarafından gönderilmiş bütün peygamberlere özellikle Hz. Muhammed’in (s.a.a) insanlar için gönderilmiş son ilahî peygamber olduğuna, ölümden sonraki hayata ve kıyamet gününde herkese, yaptığı ameller karşısında adilce davranılacağına inanmaktadırlar. Bütün Müslümanların inanması gerektiği bu akideler, İslam’ın en temel konularıdır. Dışarıdan bir gözlemci düşüncelerine dayanarak Şiî ve Sünnî Müslümanlar arasında ki birlik ve beraberliğin ölçüsünü şu şekilde açıklayabiliriz:

                  Son zamanlarda Müslümanlar, Şiaların da Ehl-i Sünnet gibi İslam’ın temel inançlarına dayandıklarını öğrendiler. Yani Şiîler de Ehl-i Sünnet gibi Allah’ın (c.c.) birliğine, aynı Kurân’a, aynı Peygamber’e (Hz. Muhammed’e) (s.a.a), kıyamet gününe ve ondan sonrasına, namaz, oruç, hac, zekat ve cihat gibi dinin temel ibadetlerine inanmaktadırlar. Bu ortak noktalar ihtilaflı konulardan daha önemlidir. Şiî ve Sünnî’nin bir cemaat namazında beraber aynı safta namaz kılmalarının her iki tarafın görüşüne göre hiçbir sakıncası yoktur. Ama uygulamada geçmişte bazı sorunlarla karşılaşılmış ve şimdi de karşılaşılmaktadırlar.”
                  Şimdi ise usul-u din (dinin temel inançları) ve Ehl-i Sünnet’te olmayan, Şia’nın bazı özel inançlarını sırasıyla inceleyeceğiz:



                  Sürgünümüz hep çöle, sırr-ı hikmet ne ola?
                  Sahra-yı KERBELA'da, Hüseynî Fermân'a sor...

                  Yorum


                    #24
                    Ynt: Şia Mezhebini Tanıyalım...


                    USUL-U DİN

                    1- Tevhit

                    “La İlahe illallah ve Muhammedu’r-Resulüllah” (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur ve Muhammed Allah’ın Resulüdür.) cümlesi İslam’a girmenin ilk şartıdır. Bu iki şahadeti getiren herkes Müslüman olur. Bütün Müslümanlar Allah’ın (c.c.) bir olduğuna, ortağının, eşinin, benzerinin ve çocuğunun olmadığına inanmaktadırlar. Allah (c.c.) her şeyin başlangıcıdır. Allah (c.c.) her şeyi bilmekte, her şeye gücü yetmekte ve her yerdedir. Kurân-ı Kerim’e göre Allah (c.c.) insana şah damarından daha yakındır. Hiçbir göz O’nu göremez ve hiçbir akıl O’nun varlığının hakikatini derk edemez.

                    İmam Ali (a.s) dualarından birinde Allah’a (c.c.) şöyle sesleniyor:

                    “Allah’ım, ben senden rahman ve rahim isimlerini vasıta kılarak istekte bulunuyorum. Ey azamet ve büyüklük sahibi! Ey hiç kimseye muhtaç olmayan! Ey ezeli ve ebedi, senden başka hiçbir ilah yoktur.”


                    2- Adalet

                    Şiîler Allah’ın (c.c.) sıfatları içerisinden tevhit sıfatından sonra adalet sıfatını çok önemsemektedirler. Elbette, bütün Müslümanlar Allah’ın adil olduğuna inanmaktadırlar. Yani Allah (c.c.) hiçbir kuluna haksızlık ve zulüm etmez. Bu hakikat Kurân-ı Kerim’de açıkça beyan edilmiştir:

                    “…Allah kullarına, zulmetmez.”
                    “…Rabbin kullarına zulmedici değildir.”
                    “Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez.”
                    “Şüphe yok ki Allah kullarına zerre kadar zulmetmez.”
                    “Şüphe yok ki Allah insanlara zulmetmez fakat insanlar kendilerine zulmederler.”


                    Yukarıda açıklanan delile ve adaletin çok mühim önemine ilave olarak Şiîlerin Allah’ın (c.c.) adaleti üzerinde durmalarının başka bir delili de şudur:

                    Bazı Ehl-i Sünnet âlimlerinin görüşlerine göre iyi ahlak ve kötü ahlak için direkt olarak belli bir ölçü yoktur. Onlara göre Allah’ın yaptığı ve emrettiği her şey iyi ve adil sayılmaktadır. Bu söz şunu gerektirmektedir; eğer Allah bizden yalan söylememizi isterse, yalan söylemek iyi bir şey olacak ve eğer dindar ve takvalı insanları cehenneme gönderirse onlara adilce davranmış olacaktır. Elbette onlar Allah’ın doğru konuşmayı emrettiğine ve iyi insanları da cehenneme göndermeyeceğine inanmaktadırlar. Ama buna sadece Allah’ın (c.c.) böyle karar almasından dolayı inanmaktadırlar. Ehl-i Sünnet âlimlerinden olan bu gruba “Eşarî” denilmektedir. Bunlar aynı şekilde insanların kendi yaptıkları fiillerinde dahi, özgür olmadıklarına inanmaktadırlar. Yani; Allah (c.c.) insanların fiillerini yaratmaktadır ve onların bu fiillerin yaratılmasında hiçbir irade ve rolleri yoktur.

                    Şia ve Ehl-i Sünnet’in Mutezile âlimleri iyilik ve kötülük, dürüstlük ve hilekâr gibi ahlakî sıfatların belirli aklî ölçülerinin olduğuna inanmaktadırlar. Yani onlar hüsn (iyilik) ve kubh (kötülük) zâtî, adalet ve zulmün de gerçekten birbirleriyle tam olarak farklı olduğuna ve Allah’ın adil olmamızı, hatta düşmana dahi zulmetmememizi, bizden boş yere istemediğine inanmaktadırlar. Onlar aynı şekilde, insanların kendi fiillerinde özgür ve yaptıkları ameller karşısında da sorumlu olduklarına inanmaktadırlar.


                    Elbette Mutezile “Tefviz”e yani Allah’ın insanların fiillerine olan hakimiyetini tamamen onların kendilerine bıraktığına ve böylece de onların kamil bir iradeye sahip olduklarına inanmaktadırlar. Ama Şiîler insanların irade sahibi olduklarına inanmakla beraber, onlarda ki bu irade ve kudretin sınırlı olduğuna ve fiillerinin Allah’ın iktidar ve hakimiyetinin dışında olmadığına da inanmaktadırlar. Şia’nın bu inancı imam Cafer-i Sadık’ın (a.s) sözünde şöyle beyan edilmiştir:
                    “Ne cebirdir (zorlama yoktur) ne de tefviz (tamamen başıboş bırakmak) bilakis bu ikisinin arasında bir şeydir.”




                    Sürgünümüz hep çöle, sırr-ı hikmet ne ola?
                    Sahra-yı KERBELA'da, Hüseynî Fermân'a sor...

                    Yorum


                      #25
                      Ynt: Şia Mezhebini Tanıyalım...


                      Şiîler sürekli bütün önemli düzenler için ilahî adaletin gerekliliğini vurgulamışlar ve onu bütün Müslümanların hatta bütün semavî dinlerin kabul ettiği tevhit, nübüvvet ve meâd inançlarının yanında usul-u din olarak zikretmişlerdir.

                      Şia ilahî adalete sadece inançsal açıdan bakmakla yetinmeyip, bunun yanı sıra adalet konusunu İslam dininin temel metotlarından saymakta ve toplum içerisinde de mutlaka uygulamaya geçmesi gerektiğine inanmaktadır. Bu yüzden İslam tarihi boyunca adalet için yapılan birçok hareket Şiîler tarafından gerçekleştirilmiştir.


                      3- Nübüvvet

                      Allah (c.c.) insanları hikmet ve hedef üzerine yaratmıştır. (Zariyat, 56) Allah insanlara, kemal ve saadete doğru giden yolu kendilerinin seçmesi için akıl ve irade vermiştir. Allah (c.c.) aynı zamanda insan aklını gönderdiği vahiyler yoluyla da tamamlamıştır. Allah (c.c.) adalet ve hikmetinden dolayı hiçbir topluluğu peygambersiz bırakmamış ve her birine onları eğitip hidayet edecek peygamber veya peygamberler göndermiştir. (Rum. 47, Nahl.36)
                      İlk peygamber Hz. Adem (a.s) ve son peygamber de Hz. Muhammed’dir. Kurân-ı Kerim yirmi beş tane peygamberin ismini zikretmiştir. Ayrıca sayılarının bundan daha çok olduğunu da beyan etmiştir. (Mü’min. 78)


                      Müslümanlar hadislere dayanarak Allah tarafından yüz yirmi dört bin peygamber gönderildiğine inanmaktadırlar. Kurân’da isimleri geçen peygamberleri şu şekilde sıralayabiliriz:

                      Adem, Nuh, İsmail, İshak, Lut, Yakup, Yusuf, Eyüp, Mûsa, Harun, Hızır, Davut, Süleyman, Musa, Zekeriya, Yahya, İsa ve Hz. Muhammed (s.a.a)
                      Peygamberler içinden şeriat ve genel risalet sahibi beş tane peygamber vardır. Bunlar; Nuh, İbrahim, Mûsa, İsa ve Hz. Muhammed’dir. Bu beş peygambere Ulu’l-Azm Peygamberler denmektedir.


                      Kurân’a ilave olarak dört ayrı semavî kitap Kurân-ı Kerim’de şöyle zikredilmiştir:

                      İbrahim’in (a.s) sahifesi, (el-Âlâ. 19), Davut’un (a.s) Zebur’u (İsrâ. 55), Musa’nın (a.s) Tevrat’ı (Bakara. 87, Âl-i İmran.3-4) ve İsa’nın (a.s) İncil’i (Maide. 46)
                      Müslüman’ım diyen herkesin bütün semavî kitaplara ve bütün peygamberlere inanması gerekmektedir. (Bakara.4-285, Nisa. 152) ileride değineceğimiz gibi Şiîler peygamberlerin masum (günahsız) olduklarına inanmaktadırlar. Onlar da diğer Müslümanlar gibi İslam peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.a) risaletinin kıyamet gününe kadar kalıcı olduğuna inanmaktadırlar. Şia’ya göre Hz. Muhammed (s.a.a) Allah’ı (c.c.) en iyi tanıyan, O’na en güzel bir şekilde tevekkül eden, O’nun isteklerine ihlaslı bir şekilde itaat eden ve bütün insanlara karşı merhametli ve şefkatli olan en kamil ve güzel örnektir.

                      Hz. Muhammed (s.a.a) son ve en kâmil olan ilahî dini insanlara ulaştırması için Allah (c.c.) tarafından şansa, gelişi güzel seçilmemiştir. Bir insanın Allah ile muhatap olması ve ondan vahiy alabilmesi için birçok yönden liyakat ve kapasiteye ihtiyacı vardır ve doğal olarak da vahyin en güzel en kâmil bir şekilde alınabilmesi için yeterli kapasite ve liyakatin olması gerekmektedir.




                      Sürgünümüz hep çöle, sırr-ı hikmet ne ola?
                      Sahra-yı KERBELA'da, Hüseynî Fermân'a sor...

                      Yorum


                        #26
                        Ynt: Şia Mezhebini Tanıyalım...

                        [quote author=Kerbela44 link=topic=13655.msg81870#msg81870 date=1273257622]
                        [quote author=islam-devleti link=topic=13655.msg81859#msg81859 date=1273254698]
                        Bu kitabı okudum. Ebu Süfyan'ında Şia olduğu yazıyor. Ebu Süfyan Hz Ali 'yi isyana teşvik etmeye çalıştığından dolayı mı Şia oldu? Hz Ali Ebu Süfyanın Müslümanlar arasında fitne çıkarmak istediğini söylüyor.


                        Mesela İmam Hasan'ın Barış'ı adlı kitap. Onuda okudum. Orada Ebu Süfyan Emevilere diyor ki Bu makamı elinize alıdğınızda onu saltanata çevirin.


                        [/quote]

                        S. Aleykum
                        değerli islam devleti kardeşim;


                        sanırım okurken, tam anlamıyla kimden bahsedildiğini anlayamamışsınız,
                        tarih bıyunca hiç bir şia alimi ve de şii muaviyenin babası ebu süfyanı şia kabul etmez.


                        bahsi geçen bölümü aktarıyorum..

                        Abdullah b. Abbas, Fazl b. Abbas, Übeydullah b. Abbas, Kısam b. Abbas, Abdurrahman b. Abbas, Temam b. Abbas, Akil b. Ebu Talip, Ebu Süfyan b. Hars b. Abdulmuttalip, Nufel b. Hars, Abdullah b. Cafer b. Ebu Talip, Avn b. Cafer, Muhammed b. Cafer, Rebi’et b. Hars b. Abdulmuttalip, el-Tufeyl b. Hars, el-Mugayre b. Nufeyl b. Hars, Abdullah b. Hars, b. Nufeyl, Abdullah b. Ebu Süfyan b. Hars, Abbas b. Rebie ‘t b. Hars, Abbas b. Utbe b. Ebu Leheb, Abdulmuttalip b. Rebie’t b. Hars ve Cafer b. Ebu Süfyan b. Hars.


                        selam hak ve hakikate, vede takipçilerine olsun...



                        [/quote]


                        Kardeş o Ebu Süfyan ın oğluda yazıyor kendiside yazıyor .
                        Kardeş dikkatli oku orada EBU SÜFYAN BİN HARS BİN ABDULMUTTALİP yazıyor.


                        Abdullah b. Abbas, Fazl b. Abbas, Übeydullah b. Abbas, Kısam b. Abbas, Abdurrahman b. Abbas, Temam b. Abbas, Akil b. Ebu Talip, Ebu Süfyan b. Hars b. Abdulmuttalip, Nufel b. Hars, Abdullah b. Cafer b. Ebu Talip, Avn b. Cafer, Muhammed b. Cafer, Rebi’et b. Hars b. Abdulmuttalip, el-Tufeyl b. Hars, el-Mugayre b. Nufeyl b. Hars, Abdullah b. Hars, b. Nufeyl, Abdullah b. Ebu Süfyan b. Hars, Abbas b. Rebie ‘t b. Hars, Abbas b. Utbe b. Ebu Leheb, Abdulmuttalip b. Rebie’t b. Hars ve Cafer b. Ebu Süfyan b. Hars.

                        Yorum


                          #27
                          Ynt: Şia Mezhebini Tanıyalım...

                          [quote author=islam-devleti link=topic=13655.msg81991#msg81991 date=1273335509]
                          [quote author=Kerbela44 link=topic=13655.msg81870#msg81870 date=1273257622]
                          [quote author=islam-devleti link=topic=13655.msg81859#msg81859 date=1273254698]
                          Bu kitabı okudum. Ebu Süfyan'ında Şia olduğu yazıyor. Ebu Süfyan Hz Ali 'yi isyana teşvik etmeye çalıştığından dolayı mı Şia oldu? Hz Ali Ebu Süfyanın Müslümanlar arasında fitne çıkarmak istediğini söylüyor.


                          Mesela İmam Hasan'ın Barış'ı adlı kitap. Onuda okudum. Orada Ebu Süfyan Emevilere diyor ki Bu makamı elinize alıdğınızda onu saltanata çevirin.


                          [/quote]

                          S. Aleykum
                          değerli islam devleti kardeşim;


                          sanırım okurken, tam anlamıyla kimden bahsedildiğini anlayamamışsınız,
                          tarih bıyunca hiç bir şia alimi ve de şii muaviyenin babası ebu süfyanı şia kabul etmez.


                          bahsi geçen bölümü aktarıyorum..

                          Abdullah b. Abbas, Fazl b. Abbas, Übeydullah b. Abbas, Kısam b. Abbas, Abdurrahman b. Abbas, Temam b. Abbas, Akil b. Ebu Talip, Ebu Süfyan b. Hars b. Abdulmuttalip, Nufel b. Hars, Abdullah b. Cafer b. Ebu Talip, Avn b. Cafer, Muhammed b. Cafer, Rebi’et b. Hars b. Abdulmuttalip, el-Tufeyl b. Hars, el-Mugayre b. Nufeyl b. Hars, Abdullah b. Hars, b. Nufeyl, Abdullah b. Ebu Süfyan b. Hars, Abbas b. Rebie ‘t b. Hars, Abbas b. Utbe b. Ebu Leheb, Abdulmuttalip b. Rebie’t b. Hars ve Cafer b. Ebu Süfyan b. Hars.


                          selam hak ve hakikate, vede takipçilerine olsun...



                          [/quote]


                          Kardeş o Ebu Süfyan ın oğluda yazıyor kendiside yazıyor .
                          Kardeş dikkatli oku orada EBU SÜFYAN BİN HARS BİN ABDULMUTTALİP yazıyor.


                          Abdullah b. Abbas, Fazl b. Abbas, Übeydullah b. Abbas, Kısam b. Abbas, Abdurrahman b. Abbas, Temam b. Abbas, Akil b. Ebu Talip, Ebu Süfyan b. Hars b. Abdulmuttalip, Nufel b. Hars, Abdullah b. Cafer b. Ebu Talip, Avn b. Cafer, Muhammed b. Cafer, Rebi’et b. Hars b. Abdulmuttalip, el-Tufeyl b. Hars, el-Mugayre b. Nufeyl b. Hars, Abdullah b. Hars, b. Nufeyl, Abdullah b. Ebu Süfyan b. Hars, Abbas b. Rebie ‘t b. Hars, Abbas b. Utbe b. Ebu Leheb, Abdulmuttalip b. Rebie’t b. Hars ve Cafer b. Ebu Süfyan b. Hars.

                          [/quote]

                          S. aleykum
                          değerli islam-devleti kardeşim;


                          bahsi geçen ebu süfyanlar farklıdır )

                          ''EBU SÜFYAN BİN HARS BİN ABDULMUTTALİP'' hz. Resulullah'ın süt kardeşidir.
                          "Ebu Süfyan Sahr bin Harb bin Ümeyye" emevi zalimlerinin atasıdır.

                          Dolayısıyla isim benzerliklerinden doğan bir yanlış anlaşılma neticesidir sizin algıladığınız...
                          tarih boyunca şia alimleri ve takipçileri ("Ebu Süfyan Sahr bin Harb bin Ümeyye") bu insana şia dememiştir.

                          selam hak ve hakikate vede takipçilerine olsun...



                          Sürgünümüz hep çöle, sırr-ı hikmet ne ola?
                          Sahra-yı KERBELA'da, Hüseynî Fermân'a sor...

                          Yorum


                            #28
                            Ynt: Şia Mezhebini Tanıyalım...

                            Aleykum selam kardeşim. Evet haklısın ben orada yalnış Ebu Süfyanla karıştırmışım . ALLAH razı olsun ,sağol kardeşim

                            Yorum


                              #29
                              Ynt: Şia Mezhebini Tanıyalım...


                              Peygamberimizin (s.a.a) şahsiyeti, ahlakı, tabiatı ve davranışlarının, İslam’ın ilerlemesinde çok büyük bir rolü olmuştur. Peygamber (s.a.a) küçüklüğünden beri “Emin” sıfatıyla tanınmakta idi. Hz. Muhammed (s.a.a) peygamberliği boyunca İslam’ın temelleri ve değerlerine göre hayatını sürdürmüş, zor ve kolay, emniyet ve korku, barış ve savaş, başarı ve yenilgi günlerinde de her zaman mütevazı, adil, vakarlı ve ağır başlı olmuştur. Peygamber (s.a.a) o kadar mütevazı ve alçak gönüllü idi ki hiçbir zaman kendisini beğendiği, övdüğü ve başkalarından üstün gördüğü duyulmamış ve hiçbir zaman şatafatlı, gösterişli ve lüks hayatı istememiştir. Ne yalnızlık ve zayıf zamanlarında, nede Arabistan yarımadasına hakim olduğu ve bütün Müslümanların onu kalpten sevdiği bir zamanda, hatta abdest için kullandığı suyun damlalarını teberrük için aldıkları zaman dahi, yaşantısında hiçbir değişiklilik yapmamıştır. Onun yaşantısı, halkın içinde özellikle fakirlerin yanında geçmiş, hükümet sarayı ve korumaları olmamıştır. Ashabı ile beraber oturduğu zaman, yeni gelen birisi onu oturduğu yerden, oturuş şeklinden ve giyiminden peygamber olduğunu anlayamazdı. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) sadece konuşmaları ve maneviyatı onu başkalarından ayrı kılıyordu.

                              Peygamber (s.a.a) o kadar adaletliydi ki hiçbir zaman düşmanı dahi olsa, birisinin hakkına zulmedilmesini reva görmezdi. O Kurâ-ı Kerim’in şu temel ilkesini hayatına esas olarak almıştı:

                              “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu Allah korkusuna daha çok yakışan bir davranıştır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.”

                              Peygamber (s.a.a) her savaştan önce, askerlerine kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve teslim olanlara saldırmamalarını, bağlara, bahçelere ve tarlalara zarar vermemelerini, savaş meydanından kaçanları takip etmemelerini ve esirlere iyi davranmalarını emrederdi.

                              Peygamber (s.a.a) vefatından kısa bir süre önce, bir gün mescitte halka; üzerinde hakkı olan veya zulmettiği kimse varsa öne çıkıp hakkını istemesini söyledi. Müslümanlar Peygamber’in (s.a.a) bu isteğinden etkilenerek gözyaşlarına hakim olamadılar. Onlar Peygamber’in (s.a.a) hiçbir zaman kendi isteklerini diğer insanların isteklerinden önde tutmayacağı ve kendi rahatlık ve emniyetini onlarınkine tercih etmeyeceğini çok iyi bilmekteydiler. Bundan dolayı mescitte bulunan Müslümanlar teşekkür ve minnettarlık duygularını Peygamber’e (s.a.a) iletmeye başladılar. Ama o sırada orada bulunanlardan birisi ayağa kalkarak Peygamber’in (s.a.a) üzerinde hakkı olduğunu iddia etti. Onun anlattıklarına göre savaşlardan birinde Peygamber (s.a.a) Müslüman askerlerin sıralarını düzene sokarken, elinde ki sopa o şahsın karnına çarpmıştı. Peygamber (s.a.a) hemen yakınlarından birine evine giderek o sopayı getirmesini buyurdu ve sopayı o şahsa vererek kısas uygulamasını istedi. O şahıs sopanın çıplak karnına çarptığını ve bu yüzden kendisinin de aynı şekilde vurmak istediğini söyledi. Peygamber (s.a.a), o şahsın kısas uygulayabilmesi için gömleğini biraz yukarı doğru çekti. Müslümanlar sinirli ve şaşkın bir halde bu sarsıcı sahneyi izlemekteydiler ki birden o şahıs eğilerek Peygamber’in (s.a.a) bedenini öptü. İlginç olan o ki bütün söylenen sözler sadece Peygamber’in (s.a.a) bedenini öpebilmek içindi.



                              Sürgünümüz hep çöle, sırr-ı hikmet ne ola?
                              Sahra-yı KERBELA'da, Hüseynî Fermân'a sor...

                              Yorum


                                #30
                                Ynt: Şia Mezhebini Tanıyalım...


                                4- İmamet

                                Bundan önce de açıklandığı gibi Şia, Peygamberimizin (s.a.a) getirmiş olduğu dinin kıyamet gününe kadar korunabilmesi için, imamet konusunun gerekliliğine inanmaktadır. Arapçada “imam” kelimesi önder ve yol gösterici anlamına gelmektedir. Bu sözlük anlamına göre “imam” kelimesi iyi ve kötü önderlerin her ikisi için de kullanılabilir. Aynı şekilde imamın önderlik sınırı bir millet veya bir ülkenin liderliği gibi çok geniş olabileceği gibi bir mescitte cemaat imamı gibi çok dar bir manada da kullanılabilir.

                                Ama Şiî inancında “imam” kelimesinin özel bir anlamı vardır. Bu anlama göre İslam topluluğunun siyasi ve dinî konularının yönetimi için Allah (c.c.) tarafından görevlendirilen birisine imam denilmektedir. Yani imam, İslam topluluğunun önderliği, dinî ve şer’i kanunların beyanı ve korunması ve hayatın çeşitli alanlarında halkın kılavuzluğu için Allah (c.c.) tarafından seçilen Peygamber (s.a.a) ya da bir önceki imam yoluyla halka bildirilen kimsedir. İmam Allah’ın Peygamber’den (s.a.a) sonra yeryüzündeki halifesidir. Bu yüzden mutlaka günahsız ve Kurân-ı Kerim’in batını ve zahirine kâmil bir ilmi olması gerekmektedir.

                                Ehl-İ Sünnet’in Görüşü: Ehl-i Sünnet mezhebine bağlı olan Müslümanlar “imam” kelimesini “halife” kelimesi ile aynı anlamda kullanmaktadırlar. Arapçada “halife” kelimesi bir öncekinin yerine geçen ve onun görevini üstlenen anlamına gelmektedir. Bu unvanı hükümetin başına geçen ve Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra İslam topluluğuna hükmeden herkese vermektedirler. Halifenin halk tarafından seçilmesi ya da önceki halife tarafından atanması ya da belli bir şuranın seçmesi, hatta güç kullanarak başa geçmesi dahi mümkündür. Halifenin günahsız veya iman ve ilim gibi sıfatlarda başkalarından üstün olması gerekli değildir.

                                Şiîler (İsn’a aşarî) aşağıdaki sıraya göre Peygamber (s.a.a)’den sonra on iki imamın geldiğine inanmaktadırlar:

                                1- İmam Ali b. Ebu Talip, el-Murteza (40 h.k şehit oldu)
                                2- İmam Hasan b. Ali, el-Müctaba (50 h.k şehit oldu)
                                3- İmam Hüseyin b.Ali,Seyyidü’ş-Şüheda (61 h.k şehit oldu)
                                4- İmam Ali b. Hüseyin, Zeynü’l-Abidin (95 h.k şehit oldu)
                                5- İmam Muhammed b. Ali, el-Bâkır (114 h.k şehit oldu)
                                6- İmam Cafer b. Muhammed es-Sâdık (148 h.k şehit oldu)
                                7- İmam Musa b. Câfer, el-Kâzım, (183 h.k şehit oldu)
                                8- İmam Ali b. Musa, er-Rıza (203 h.k şehit oldu)
                                9- İmam Muhammed b. Ali, el-Cevâd (220 h.k şehit oldu)
                                10- İmam Ali b. Muhammed, el-Hâdi (254 h.k şehit oldu)
                                11- İmam Hasan b. Ali, el-Askerî (260 h.k yılında şehit oldu)
                                12- İmam Muhammed b. Hasan, el-Mehdî (Şu anda hayatta gözlerden uzak bir şekilde yaşamaktadır.)


                                Bütün ilahî dinlerde, bir kurtarıcının geleceği inancı vardır. İslam dininde ise bu kurtarıcıya olan inanç, mehdilik öğretisinde konu olmuştur. İmam Mehdi (a.f) yeryüzü zulümle dolduktan sonra Allah’ın (c.c.) izni ile kıyam edecek ve yeryüzünü baştan sona adaletle dolduracaktır. Müjdelenmiş kurtarıcı veya dünya için iyi bir son inancı Kuran’ın birçok ayetlerinde ve Peygamber’in (s.a.a) hadislerinde beyan edilmiştir:



                                Sürgünümüz hep çöle, sırr-ı hikmet ne ola?
                                Sahra-yı KERBELA'da, Hüseynî Fermân'a sor...

                                Yorum

                                YUKARI ÇIK
                                Çalışıyor...
                                X